<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" version="2.0" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/"><channel><title><![CDATA[Ayla'nın Blogu]]></title><description><![CDATA[Kitaplar, kuşlar ve bitkiler.]]></description><link>https://aylasever.com/</link><image><url>https://aylasever.com/favicon.png</url><title>Ayla&apos;nın Blogu</title><link>https://aylasever.com/</link></image><generator>Ghost 3.40</generator><lastBuildDate>Tue, 14 Apr 2026 18:00:27 GMT</lastBuildDate><atom:link href="https://aylasever.com/rss/" rel="self" type="application/rss+xml"/><ttl>60</ttl><item><title><![CDATA[Salka Valka]]></title><description><![CDATA[Deniz ve balık kokan, güçlü bir kadın karakterin ekseninde toplumcu gerçekçi bir roman Salka Valka.]]></description><link>https://aylasever.com/salka-valka/</link><guid isPermaLink="false">608852e4e39cde02aa28c9cf</guid><category><![CDATA[Kitaplar]]></category><dc:creator><![CDATA[Ayla Sever]]></dc:creator><pubDate>Tue, 27 Apr 2021 19:20:09 GMT</pubDate><media:content url="https://aylasever.com/content/images/2021/04/E667E262-6353-4B0F-8D4A-6A0BAB4F6AD2-1.jpg" medium="image"/><content:encoded><![CDATA[<img src="https://aylasever.com/content/images/2021/04/E667E262-6353-4B0F-8D4A-6A0BAB4F6AD2-1.jpg" alt="Salka Valka"><p>1955 yılında Nobel Edebiyat Ödülü alan İzlandalı yazar <strong>Halldór Laxness</strong>'in başyapıtı olarak kabul edilen Salka Valka, sizi 20. yüzyıl İzlanda'sında küçük bir balıkçı köyüne götürüyor. </p><p>Daha iyi yaşam koşulları umuduyla kuzeyden güneye göç etmeye çalışan anne Sigurlina ve kızı Salka, parasızlık yüzünden Oseyri adında, dağların arasında küçük ve fakir bir balıkçı köyünde mola vermek zorunda kalırlar. Şartlar elvermediği için de bu köyden bir daha ayrılamazlar.  </p><p>Yazar, akıcı ve edebi bir kaygı gütmeden yazdığı metinde, İzlanda'nın o soğuk, çoğu zaman kasvetli, tuz, balık ve deniz kokan köyünü ve köyün fakirliğini okuyucuya etkileyici bir şekilde hissettiriyor. Yoksulluğun ve talihsizliklerin çok yer kapladığı bu romanda yazar olayları fazla dramatize etmeden okuyucuya tam da olması gerektiği gibi aktarıyor. </p><p>Salka Valka, çok küçük yaşlarından beri bağımsız ve güçlü karakteriyle dikkat çekiyor. Annesinin ordan oraya savrulan zayıf karakterine, yaşamak için başkalarına, özellikle erkeklere ihtiyaç duyuşuna hep sinirlenir ve bu sebeple annesi ile arasında çekişmelerle dolu bir ilişki oluşur. Çevresinde gördüğü kadınların hayatın zorluklarına karşı tek başlarına dik duramayışları, Salka'yı küçük yaşlarda "kadın olmamaya" karar vermeye itmiştir ve belki bu yüzden diğer küçük kızlarda görülmeyen bir davranış olarak pantolon giymeye karar vermiştir. Köyde sık sık "Pantolonlu Kız" diye anılan Salka, çoğunlukla balık temizleyerek emek karşılığında tüketim eşyasının takas edildiği prekapitalist nitelikli işlerde çalışmıştır. Kitabın ilk yarısı, köylünün emeğinin zenginler tarafından sömürüldüğü, Salka ve annesinin de bu sömürüden maddi ve manevi pek çok yara aldığı olaylardan oluşuyor. </p><p>Kitabın ikinci yarısında ise, dönemin İzlanda'sındaki siyasi olayların küçük bir köyün sakinlerini nasıl etkileyebileceğini görüyoruz. Rusya'dan gelen Bolşevizm akımıyla birlikte köylüler bir dönem bu akımı savunurlar, sendikalaşırlar, grev yaparlar; bir dönem bu akımla savaşırlar, hainlik olduğunu düşünürler. Kısaca bu insanlar farklı ideolojiler karşısında bocalarlar. Politik anlamda hem köylü hem de siyasi kesim için çalkantılı bir dönemdir ve Salka'da tüm bu sürecin ekseninde hem bir birey hem de toplum olarak doğru olanı yapmaya çalışır kendince. Aynı zamanda bu köyde yaşanan siyasi olaylarla, o dönemin politik güçlerinin de bir eleştirisini sunar yazar. Romandaki en güçlü sosyalist karakterlerden birinin kendi bireysel kurtuluşu için ABD'ye gitmesi gibi düşündürücü bir şekilde de son bulur roman. Etkileyici ve güçlü bir kadın karakterin olduğu, okurken keyif veren ama aynı zamanda içinizi de burkan, buram buram deniz kokan bir yapıt. </p><blockquote><strong>Toplumda nerede duracağını bilmeyenler hem kördür, hem sağır.</strong></blockquote>]]></content:encoded></item><item><title><![CDATA[Yaşamak - Yu Hua]]></title><description><![CDATA[<p></p><p>Çin edebiyatına attığım ilk adım olan <em>Yaşamak,</em> soluksuz okuduğum, çok etkileyici bir deneyim oldu benim için. </p><p>Köy köy dolaşıp türkü derlemesi yapan bir gezgin, bir gün tarlasını sürmeye çalışan Fugui adında yaşlı bir köylüye rastlar. Kitap da Fugui'nin çocukluğundan yaşlılığına kadarki dönemini kendi ağzından anlatmasından oluşur.</p><p>Oldukça zengin bir ailede</p>]]></description><link>https://aylasever.com/yu-hua-yasamak/</link><guid isPermaLink="false">5ff1ec39b0b0c009addc4401</guid><category><![CDATA[Kitaplar]]></category><category><![CDATA[Çin Edebiyatı]]></category><dc:creator><![CDATA[Ayla Sever]]></dc:creator><pubDate>Sun, 03 Jan 2021 20:12:42 GMT</pubDate><media:content url="https://aylasever.com/content/images/2021/01/IMG_2778.jpg" medium="image"/><content:encoded><![CDATA[<img src="https://aylasever.com/content/images/2021/01/IMG_2778.jpg" alt="Yaşamak - Yu Hua"><p></p><p>Çin edebiyatına attığım ilk adım olan <em>Yaşamak,</em> soluksuz okuduğum, çok etkileyici bir deneyim oldu benim için. </p><p>Köy köy dolaşıp türkü derlemesi yapan bir gezgin, bir gün tarlasını sürmeye çalışan Fugui adında yaşlı bir köylüye rastlar. Kitap da Fugui'nin çocukluğundan yaşlılığına kadarki dönemini kendi ağzından anlatmasından oluşur.</p><p>Oldukça zengin bir ailede doğan Fugui, hataları yüzünden maddi ve manevi büyük kayıplar yaşar.Gençliğinde oldukça hovarda ve aylak olan Fugui, ailesinin tüm servetini kumarda kaybeder. Düştüğü sefaletin içinde ailesi için didinip dururken ve sevdiklerinin ardı arkası kesilmeyen ölümlerine şahit olurken olağanüstü bir trajedi serilir gözlerimizin önüne. </p><p>Bu trajik olay örgüsünden ziyade kitabın, o dönemin Çin sosyo-politik olaylarını köylü ve yoksul insanların gözünden görmemizi sağlaması benim hoşuma giden tarafı oldu.</p><h3 id="d-nemin-siyasal-olaylar-">Dönemin Siyasal Olayları</h3><p>Kitaptaki etkisini en çok hissettiğimiz olay 1958-1961 yılları arasında Çin Komünist Partisi tarafından, Mao Zedong liderliğinde gerçekleştirilen <strong>Büyük İleri Atılım</strong> kampanyası. Kampanya hızlı bir sanayileşme ve kolektifleştirme yolu ile ülkeyi tarım ekonomisinden sosyalist bir topluma dönüştürmeyi amaçlıyordu. Bu kampanya çerçevesinde köylülerin sahip olduğu nerdeyse her şeye el konulmuş, kişisel üretimler yasaklanmış, komünler kurularak kolektif üretim amaçlanmıştır.</p><p><em>Yaşamak</em>'da bu kampanyanın izlerini net bir şekilde görüyoruz; köylülerin tencerelerine, tuz, pirinç gibi yemek yapmak için kullandıkları gıda ve eşyalara el konuluyor. Yemek yapmak için hiçbir eşyası kalmayan köylüler, ortak bir yemekhaneden istedikleri kadar yemek alabiliyorlar. Köyün muhtarına artık muhtar değil, <em>yoldaş başkan</em> demeleri gerekiyor. Köylüler her gün yoldaş başkanın önünde sıraya giriyor ve iş bölümü gerçekleştiriliyor. </p><p>Kampanyanın başarısız olmasıyla o dönem büyük bir kıtlık başlıyor ve milyonlarca Çinli açlıktan hayatını kaybediyor. Bu kıtlık dönemini roman iliklerimize kadar yaşattırıyor bize. </p><p>Diğer bir siyasal olay olan <strong>Kültür Devrimi</strong> yine Mao'nun önderliğinde Çin Devrimi'nin ruhunu yeniden canlandırmak amacıyla başlattığı bir hareket. Bu döneminde oldukça kanlı, işkenceli ve sancılı geçtiğini anlıyoruz kitaptaki anlatılanlara göre. Mao'nun kendine muhalif olma ihtimali olan sesleri bile nasıl bastırabileceğini okuyoruz satır aralarında. </p><p>Dönemle ilgili bazı terimler benim için ilgi çekici oldu. Mao'nun ilk olarak 1956 yılında Çin Komünist Parti'ndeki gerici eğilimleri tanımlamak için kullandığı <strong>"Kapitalist Yolcu"</strong> terimi, toplumu er ya da geç "kapitalist yola" sokacak olan burjuva güçlerinin baskısına boyun eğdiği ve sonrasında Devrim'i kapitalist istikamete çekmeye çalıştığı düşünülen kişi ya da gruplar için kullanılan bir isim. O dönemde de kapitalist yolcu olduğu düşünülen kişilerin sürekli işkence ve dayağa maruz kaldığını okuyoruz. <strong>"Dazibao"</strong> da üzerinde politik bir sloganın, muhalif bir düşüncenin ya da bir duyurunun kocaman harflerle yazılı olduğu büyük duvar posterlerine verilen bir ad. Genellikle politik fikir ayrılığını ifade etmenin önemli bir aracı olan <em>dazibao</em>'ların Kültür Devrimi sırasında halkı bilinçlendirmek ve provake etmek gibi çok önemli işlevleri olmuştur. Öyle ki kitapta sadece poster veya duvar yazısı şeklinde değil, Fugui'nin kızının yastık ve yorgan kılıflarının bile <em>dazibao</em>'lardan oluştuğunu okuyoruz. Yine kitabın bir bölümünde kızıl hareket sorumlusu genç bir lider, köyde neden hiç <em>dazibao</em> olmadığı konusunda yoldaş başkanı azarlamış, onun kapitalist yolcu olup olmadığını sorgulamıştır. </p><h3 id="sonu-">Sonuç</h3><p>Yoksulluk, açlık, savaş ve ölümlerle örülü bu romanda Yu Hua, okuyucuya çok yoğun duygular yaşatıyor. Sade ve akıcı bir dille yazılmış, ve Bahar Kılıç tarafından Çince aslından okuduğum çevirisi de oldukça özenli görünüyor. Okuyanın uzun süre etkisinde kalacağını düşündüğüm bir roman. </p><blockquote>“Artık öyle bir noktaya geldik ki yaşamak ya da ölmek önemli değildi. Ölmeden önce bir parça ekmek yiyebilirsek mutlu olacaktık.”</blockquote><blockquote>Parada pulda gözüm yok! Her sene sana yeni bir çift ayakkabı dikebildiğim sürece mutlu olacağım.</blockquote><blockquote>Hepimiz sıradan insanlardık. Elbette ülke sorunlarına karşı ilgisiz değildik, sadece olanları anlamıyorduk.</blockquote>]]></content:encoded></item><item><title><![CDATA[Dostoyevski - İnsancıklar]]></title><description><![CDATA[<p>Dostoyevski'nin henüz 24 yaşında yazdığı ilk romanı "İnsancıklar", St Petersburg'da bir devlet dairesi memuru olan orta yaşlı, alçakgönüllü Makar Devuşkin ile genç bir kadın olan Varvara Dobroselova arasındaki mektuplaşmalardan oluşan bir eserdir. </p><p>Mektup-roman türünde yazılmış olan bu kitabın bütününde düzenleyici görevini üstlenen bir yazar yoktur. Okuyucu olarak mektupların içine doğrudan</p>]]></description><link>https://aylasever.com/dostoyevski-insanciklar/</link><guid isPermaLink="false">5ff0412ab0b0c009addc427f</guid><category><![CDATA[Kitaplar]]></category><dc:creator><![CDATA[Ayla Sever]]></dc:creator><pubDate>Sat, 02 Jan 2021 11:35:11 GMT</pubDate><media:content url="https://aylasever.com/content/images/2021/01/Screen-Shot-2021-01-02-at-14.33.56.png" medium="image"/><content:encoded><![CDATA[<img src="https://aylasever.com/content/images/2021/01/Screen-Shot-2021-01-02-at-14.33.56.png" alt="Dostoyevski - İnsancıklar"><p>Dostoyevski'nin henüz 24 yaşında yazdığı ilk romanı "İnsancıklar", St Petersburg'da bir devlet dairesi memuru olan orta yaşlı, alçakgönüllü Makar Devuşkin ile genç bir kadın olan Varvara Dobroselova arasındaki mektuplaşmalardan oluşan bir eserdir. </p><p>Mektup-roman türünde yazılmış olan bu kitabın bütününde düzenleyici görevini üstlenen bir yazar yoktur. Okuyucu olarak mektupların içine doğrudan dalarız, tüm roman boyunca da böyle devem eder kitap. Dostoyevski etkileyici bir beceriyle karakterlerin düşüncelerini mektuplar aracılığıyla ifade etmiştir. Mektuplarda konuşulanla konuşulmayan arasındaki bilinmezlik ve gerilim, okuyucuyu karakterlerlerin iç dünyasına sokmada çok başarılı olmuş. </p><p>Makar Devuşkin ve Varvara Dobroselova oldukça fakir, yalnız ve kırılgan kişiliklerdir. Birbirlerine duydukları yakınlık hayatlarını bir nebze de olsa çekilir kılmaktadır.  Varvara'nın sürüklendiği umutsuzluk sonucu toplumda yer edinebilme kaygısı ile ona evlenme teklifi eden Bykov'un teklifini kabul ederek uzaklara gitmesi ve Devuşkin'in umutsuzca yazdığı son mektupla kitap son bulur. </p><p>Kitap yazıldıktan hemen sonra ünlü eleştirmen Belinski'nin okudukları karşısında ilk tepkisi şöyle olmuş:</p><blockquote>Şu el yazmasını görüyor musun? İki gündür okumaktan kendimi alamadım, bu yeni bir yazarın, yeni bir kabiliyetin ilk eseri.Romanı Rus insanının gizli dünyalarını ortaya çıkarıyor, daha önce hiçkimsenin başaramadığı şekilde. Şöyle düşün: ilk toplumsal roman denemesi... Her ne kadar içeriği yalın görünse de, iyi kalpli basit karakterleri, dünyayı sevmenin herkes için olağanüstü bir neşe ve görev olduğunu varsayıyor. Hayat çarkı, kuralları ve dayatmaları ile uzuvlarını ve kemiklerini lime lime edince de, buna bir anlam veremiyorlar. Bütün konu bu, ama nasıl bir dram, nasıl tipler! Söylemeyi unuttum, bu sanatçının adı Dostoyevski!</blockquote><p><em>İnsancıklar</em> dönemin ezici şartları karşısında insanca ayakta kalabilmek için verilen mücadelelerin romanı. Eserin iki ana karakteri fakirlikle ve hastalıkla mücadele ederken teselliyi birbirlerinde buluyorlar. Yalnızlıklarını birbirleriyle gideriyorlar ve beklentisiz bir sevgi duyuyorlar birbirlerine. Yoksulluk ve aşağılanmanın, güçsüzün ve çaresizin zenginler ve vicdansızlar tarafından sömürülmesini başarılı bir şekilde tasvir ediyor Dostoyevski. </p><p>Okurken yer yer aklımda Gogol'ün <em>Palto'</em>su canlandı. O dönem yoksulluğun yanı sıra içinde yaşadığı ve çalıştığı bürokratik hiyerarşideki değersizliğin altında ezilen önemsiz devlet memuru figürü 1840'larda "Doğal Okul" olarak bilenen edebiyat akımında bir klişe halini almış.  Ancak Gogol'ün aksine yukarıdan değil de aşağıdan bakarak değerlendirilen bir dünya var Dostoyevski'nin <em>İnsancıklar</em>'ında.</p><p>Dostoyevski, zengin ve güçlü olanın kendinden daha az şansı olan kardeşlerine karşı ahlaki bir sorumluluk duyması gerektiğini savunuyor sanki bu eserinde. Kitabın bir bölümünde Devuşkin'in sefaletine tanık olan iyi kalpli bir General, Devuşkin'e yüz ruble verir. Devuşkin bunun üzerine General'in elini öpmeye kalkar, ancak adam kızarır ve karşındakinin aşağılanmış hissetmesini engellemek için ve ona eşit olduklarını hissettirmek için elini sıkar. Devuşkin bir mektubunda bu olayla ilgili Varvara'ya der ki;</p><blockquote>...benim için o yüz ruble, ekselanslarının elimi, şu silik, sarhoş adamın elini sıkması kadar değerli değildir!</blockquote><p>Ekonomik sıkıntı ortadan kaldırılmaya çalışılırken karşıdakinin öz saygısını korumaya çalışmak, yardımsever bir davranışın aşağılayıcı bir harekete dönüşmemesini sağlayan ince bir davranış bu. Çünkü Dostoyevski ruhani olanın, şansı yaver gitmeyenlerin kaderini daha katlanabilir kılmak için maddi olanla aynı önemde olduğunu ve hatta daha da önemli olduğunu düşünüyordu. Çünkü yoksulluk öz saygı ve haysiyet ihtiyacını son derece arttırıyordu. </p><p>Dostoyevski'nin insan ruhunun derinlerine inmedeki başarısı bu yüreğinizi parçalayan eserde kendini açıkça gösteriyor. Son olarak birkaç alıntı ile yazımı tamamlıyorum:</p><blockquote>İnsanların çoğu kendileri için değil, başkaları için giyinir. Daireye gelen pasaklı bir köylü ile iyi giyimli bir çiftlik ağası aynı muameleyi görmez. Pasaklı köylüye bağırır çağırırlar; bugün git yarın gel derler. Çiftlik ağası, general gibi itibar görür; işleri tıkır tıkır yürür. General deyince aklıma geldi. Bir general kişiliğinden dolayı mı, yoksa omuzundaki yıldızlardan dolayı mı itibar görür?</blockquote><blockquote>Çevremdekiler düşmanlarım; suratımda bile kusur buluyor, küçümsüyorlardı beni. Sonunda ben de kendimi küçük görmeğe başladım. Aptal olduğumu söylediler, aptallığıma inandım.</blockquote><blockquote>Zenginler, fakirlerin kötü talihlerinden yüksek sesle şikayet etmelerini hiç sevmezler. Bu onlara arsız, rahatsız edici bir  hal gibi görünür. Fakirlik elbette ki rahatsız edicidir. Yoksa fakir fukaranın aç karnına inlemeleri onların uykularını mı kaçırıyor dersiniz?</blockquote>]]></content:encoded></item><item><title><![CDATA[Mîna Urgan - Bir Dinazorun Anıları]]></title><description><![CDATA[<p>İngiliz edebiyatı profesörü, yazar ve çevirmen olan Mîna Urgan bu otobiyografik kitabında anılarını ve pek çok konuya ait görüşlerini samimi ve akıcı bir dille anlatırken, ben de kendisiyle tanışmaktan çok büyük mutluluk duyduğum, kitaplarını okumaya mutlaka devam edeceğim bir yazar kazandım.</p><p>83 yaşında yazmaya başladığı bu yaşantı kitabına Mîna Urgan</p>]]></description><link>https://aylasever.com/mina-urgan-bir-dinazorun-anilari/</link><guid isPermaLink="false">5fef0c0db0b0c009addc3ff1</guid><category><![CDATA[Kitaplar]]></category><dc:creator><![CDATA[Ayla Sever]]></dc:creator><pubDate>Fri, 01 Jan 2021 16:06:03 GMT</pubDate><media:content url="https://aylasever.com/content/images/2021/01/bg4.png" medium="image"/><content:encoded><![CDATA[<img src="https://aylasever.com/content/images/2021/01/bg4.png" alt="Mîna Urgan - Bir Dinazorun Anıları"><p>İngiliz edebiyatı profesörü, yazar ve çevirmen olan Mîna Urgan bu otobiyografik kitabında anılarını ve pek çok konuya ait görüşlerini samimi ve akıcı bir dille anlatırken, ben de kendisiyle tanışmaktan çok büyük mutluluk duyduğum, kitaplarını okumaya mutlaka devam edeceğim bir yazar kazandım.</p><p>83 yaşında yazmaya başladığı bu yaşantı kitabına Mîna Urgan yaşlılık ve ölüm ile ilgili düşünceleriyle başlayıp, çocukluk ve gençlik yıllarını, ardından da siyasi anılarını anlatarak bitiriyor. Bunu yaparken bir insanın hayatına neleri ve kimleri sığdırabildiğini hayretle okuyoruz; üvey babası olan Falih Rıfkı Atay, 11 yaşında dans ettiği Mustafa Kemal, dostu Abidin Dino, Aziz Nesin, Behice Boran, Necip Fazıl, Orhan Veli, Sait Faik, Sabahattin Eyyüboğlu, 1o yıl asistanlığını yaptığı Halide Edip, bir çay ocağına gidip gidip dinlediği Neyzen Tevfik, aynı sofrada oturduğu Nazım Hikmet, Ahmet Haşim gibi isimlerle kurduğu ilişkiler kitabı keyifle okumamda çok büyük katkı sağladı.  </p><p>Kitaba ismini de veren dinazorluk kavramına gelince, Mîna Urgan bunu şöyle anlatıyor: </p><blockquote>Çağımıza uymak zorundayız palavrasına hiç mi hiç inanmıyorum. Eğer yaşadığım çağın en yüce ideali köşeyi dönmekse; eğer yaşadığım çağ  toplumsal adaletsizlik üzerine kuruluysa; eğer yaşadığım çağ inandığım her şeyi yadsıyorsa; eğer yaşadığım çağa bayağılık ve çirkinlik egemense ben böyle bir çağa neden ayak uydurmak zorunda kalayım? Tam tersine baş kaldırırım, direnirim böyle bir çağa karşı. Bu yüzden dinazorlukla suçlanmak vız gelir bana. Çünkü ben dinazoru tarih öncesi çağların nesli tükenmiş bir hayvanı olarak değil; geçmişin doğruluğunu kanıtlamış ve yadsınamaz değerlerini yeni sentezler yaparak geleceğe taşımayı amaçlayan bir yaratık olarak tanımlıyor, dinazorluğumla övünüyorum.</blockquote><p>Kitabın ilk bölümünde Mîna Urgan anılarını ömrü vefa ettiği sürece tamamlamaya çalışacağını söylerken, öteki dünyaya inanmayan biri olarak hatırlanmak istediği için yazdığını, ve belleksiz bir toplum olmamızı önlemek için herkesin anılarını yazmasını yararlı bulduğunu söyler. </p><p>Yaşlılığın utanılacak bir şey olmadığından ve iyi yönlerinden bahsediyor Mîna Urgan. Sağlıksızlığı ilginç sanıp, çeşitli illetlerini nerdeyse gururlanırcasına anlatıp duran yaşlılardan olmadığını, çünkü "<em>iyi ihtiyarlamak için yiğit olmak gerekir</em>" sloganını benimsediğini, bunun da aslında onun dinç bir ihtiyar olmasında payı olduğunu anlatır. </p><p>Daha önce yaşlılıkla ilgili üzerine bu kadar düşünme fırsatım olmamıştı. Mîna Urgan sayesinde gerçekten farklı bir bakış açısı kazandım, hatta etrafımdaki yaşlılara olan tutumumun da biraz değiştiğini söyleyebilirim. </p><p>Gençlik ve yaşlılık ile ilgili şöyle bir alıntısını paylaşmak istiyorum: </p><blockquote>Anılarıma başlarken, her şeyden önce, gençliğin bir mutluluk, yaşlılığın ise bir mutsuzluk dönemi olduğu mitosunu yıkmak istiyorum. Gençliğin mutluluğu, gençlerin kendileri dışında neredeyse herkesin inandığı koca bir yalandır. Hiçbir gencin, "genç olduğum için aman ne mutluyum!" dediği duyulmamıştır. Ama her nedense ihtiyarlar "ah! gençken ne mutluydum! diyerek kendilerini aldatıp dururlar. Ailesi ve çevresi tarafından az çok korunan bir çocuk, on altı on yedi yaşına varıp, kimliği henüz gelişmeden, kendini savunma mekanizması henüz işlemeye başlamadan; toplumun, insanların, cinselliğin gerçekleriyle ansızın karşı karşıya gelince, nasıl mutlu olabilir ki? </blockquote><p>Yaşlılara da şöyle tavsiye bulunuyor:</p><blockquote>Yaşlılığı, saygıyla karşılanması gereken neredeyse kutsal bir dönem değil, biyolojik bir gelişmenin oldukça acıklı bir evresi olduğunu kabul edip, bu evrenin üzücü yanlarından çok güldürücü yanları üstünde durabilmelidirler. </blockquote><p>Mîna Urgan diyor ki "<em>İnsanlar gerçekten de alışkanlıklarıyla birlikte yaşlanmalı.</em>" Hayatı boyunca yemekten içmekten zevk aldığı şeylerden asla vazgeçmemiş, ancak bu şekilde hala yaşadığını anımsadığını anlatır. Yine bir bölümde der ki, </p><blockquote>Gençlerin sağlıklarını korumak gibi bir kaygısı yoktur. Siz de sağlığınızı bir saplantı haline getirmeyeceksiniz. "Yaşlıyım, erken yatmalıyım." demeyeceksiniz, canınız isterse erken yatacaksınız, canınız isterse geç."</blockquote><p>Çocukluk adlı ikinci bölümde 3 yaşında kaybettiği, Adalar şairi olarak bilinen babası Tahsin Nahit'den, annesi Şefika'dan ve üvey babası Falih Rıfkı Atay'dan bahseder. </p><p>Mîna ismini babası Tahsin Nahit vermiş, Farsça bir sözcük olan Mîna şarap kadehi ya da mavi anlamına geliyormuş. Urgan soyadını kendi isteğiyle almış. (Mustafa Kemal döneminde 18 yaşını geçen bekarlar kendi soyadlarını alabilirmiş) Mîna, içinde U harfi bulunan bir nesne adını soyad olarak istediğini söyleyince Necip Fazıl Kısakürek "Urgan'ı seç" demiş. "Urgan da ne demek?" diye sorunca Necip Fazıl, Anadolu'da ip anlamına geldiğini ve "solculuğundan ötürü günün birinde nasıl olsa asılacağın için, bu soyadı sana ayrıca uygun" demiş. </p><p>Annesine büyük bir saygı ve sevgiyle bağlı olan Mîna Urgan bağımsız bir kadın oluşunda annesinin katkılarını yadsımaz. Solcu görüşleri yüzünden 1960 yılında üniversiteden atıldığında bile annesi ona hep destek olmuştur. </p><blockquote>Annemin böylesine ilerici ve aydınlık kafalı olması sayesinde, törelere bağlı tutucu bir toplumda kadın olarak yaşamanın ezikliğini hiçbir zaman hissetmedim.</blockquote><p>Üvey babası Falih Rıfkı sayesinde baba yokluğunu hiç hissetmez, ona olan düşkünlüğü yüzünden annesiyle aralarında tatsızlık çıkmasın diye küçükken bile yoğun çaba gösterirmiş. </p><p>Çocukluğundaki en güzel anısı 11 yaşında bir düğünde karşılaştığı Mustafa Kemal ile sohbeti ve onunla dans edişidir. Mustafa Kemal ile ilgili düşüncelerine şöyle yer veriyor Mîna Urgan: </p><blockquote>Şimdi sırası gelmişken kemalist, hem de sapına kadar kemalist olduğumu açık seçik söylemek isterim. Mustafa Kemal benimle dans etti, on bir yaşında bir çocuğa insan muamelesi yaptığı için değil; eğer Mustafa Kemal olmasaydı, ben "ben" olamayacağım için kemalistim. Eğitim görmüş, seksenini geçmiş bir kadının bu memlekette kemalizme inanmaması tamamiyle anormal olurdu. O sırada küçüktüm ama, tramvaylarda erkeklerin oturduğu bölümü kadınların oturdukları bölümden ayıran perdeyi çok iyi anımsıyorum. Mustafa Kemal o perdeyi de, kadınları toplum yaşamından dışlayan perdeyi de, kadınları toplum yaşamından dışlayan perdeyi de yırttı o güzel elleri ile. Kadınların her açıdan erkeklerle eşit olduklarını savundu. İşte bu yüzdendir ki, cumhuriyet ilan edildiğinde yedi sekiz yaşlarında olan, onun yaptıklarını kendi gözleri ile gören bir kadının Mustafa Kemal'den yana olmamasının yolu yoktur.</blockquote><p>O sıralarda Büyükada'da sürgünde olan Troçki'nin teknesine yüzerek gidişine de heyecanla yer verir çocukluk adlı bölümde. </p><p>Gençliğinden bahsettiği üçüncü bölümde sevdiği mesleği seçmenin mutluluğuyla öğrenim hayatından, arkadaşlarından, Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rıfat ile buluşmalarından büyük mutlulukla bahseder. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Filolojisi bölümünü bitirir. Akademik kariyerinin nasıl başladığından ve mesleğini zevkle sürdürdüğü yıllarından, ses tellerinde oluşan bir problem sonucu ders veremez oluşundan sonra kitap yazmaya başladığından söz eder. 5 ciltlik bir İngiliz Edebiyat Tarihi, Virginia Woolf ve D.H Lawrance üzerine incelemeler, <em>sevgilim</em> diye bahsettiği Shakespeare ve Thomas More incelemeleri Mîna Urgan'ın benim de okumayı çok istediğim kitapları arasında. </p><p>Solcu ve ateist kimliğini hayatını boyunca gizlemeden, mücadeleci ve kendi ayakları üzerinde durmayı başaran, hayata bir değer katabilmenin peşinde olan bir hayat öyküsü Mîna Urgan'ınki. Siyasetle ilgili görüşlerine yer verdiği bölümde 1960, 71 ve 80 darbeleri, TİP, kanlı 1 Mayıs, 89 açlık grevi gibi konulara değiniyor, sosyalizim adına daha fazlasını yapamadığına hayıflanıyor her fırsatta. </p><p>Okurken dönüp bir daha okuduğum alıntılardan bazılarını paylaşmak istiyorum:</p><blockquote>Ben tarafsız değilim. Açık seçik taraf tutuyorum. Yobazlığa karşıyım, ırkçılığa karşıyım, gericiliğe karşıyım. İnsanların sömürülmesine ve savaşa karşıyım. Sosyalizmden, sevgiden, kardeşlikten, aydınlıktan yanayım.</blockquote><blockquote>Yurtseverlikle milliyetçilik kavramları birbirine karışır genellikle. Oysa bu ikisi arasında dünyalar kadar fark vardır. Yurtsever, doğduğu büyüdüğü toprakları sever; kendi milletinin insanlarına yakınlık duyar. Oysa milliyetçi, kendi memleketini yeryüzünün en üstün ülkesi, bu ülkenin insanlarını dünyanın en üstün soyu sayar. Hatta örneğin, Almanya gibi başka ülkelere baskı yapıp, onları egemenliği altına almak ister; böylece faşizme yönelir. İşte bu yüzden de benim gibi enternasyonalizme inanan bir solcunun yurtsever olması çok doğaldır da, milliyetçi olmasının yolu yoktur. </blockquote><blockquote>Çünkü üniforma, uydurma da olsa, üniformadır gene de; yani bir otoritenin simgesidir ve halkımız boyun eğer otoriteye.</blockquote><p>Mîna Urgan ilham veren bir kadın. Ara ara dönüp tekrar okuyacağım, sevdiklerime en başta da anneme hediye edeceğim bir kitap olacak <em>Bir Dinazorun Anıları</em>. </p>]]></content:encoded></item><item><title><![CDATA[Kızılgerdan]]></title><description><![CDATA[Küçük ve sevimli görüntüsünün altında kızılgerdan en cesur ve en korumacı kuş türlerinden biri kabul edilir. ]]></description><link>https://aylasever.com/kizilgerdan/</link><guid isPermaLink="false">5fdf6e66b0ff090ff632d612</guid><category><![CDATA[Kuşlar]]></category><dc:creator><![CDATA[Ayla Sever]]></dc:creator><pubDate>Sun, 20 Dec 2020 17:14:34 GMT</pubDate><media:content url="https://aylasever.com/content/images/2020/12/w6s6wwck-2.jpg" medium="image"/><content:encoded><![CDATA[<img src="https://aylasever.com/content/images/2020/12/w6s6wwck-2.jpg" alt="Kızılgerdan"><p>Kızılgerdan (Robin), diğer adıyla nar bülbülü, sinekkapangiller ailesinde sınıflandırılan, boyutu 14 cm'ye ulaşan, isminden de anlaşılacağı üzere göğsü turuncuya çalan kızıl renkte, ufak, ötücü bir kuştur. </p><p>Köken itibariyle ormanlık alanlarda yaşarlar ve toprağı eşeleyen hayvanların peşi sıra onları takip ederek, bu hayvanlardan rahatsız olan küçük böcekleri avlama peşindedirler. Meraklı doğaları gereği korulukların sınırlarında ve yerleşim yerlerine yakın alanlarda da karşımıza çıkarlar. Zaman ilerledikçe insanları bahçelerde takip eder olmuşlar, meraklı özellikleri sayesinde şehirlerde kolonileşerek özellikle kış aylarında hayatta kalma ihtimallerini arttırmışlardır. </p><p>Göğüslerindeki kızıllığın sebebi dişilerine daha güzel görünmesini amaçlayan cinsel seçilim değil, bölgelerini savunurken rakiplerine gözdağı vermektir. Kızılgerdanlar için bölgelerini savunabilmek hayati bir önem taşır. Bölgesini savunamayan bir kızılgerdanın açlıktan ölme ihtimali çok yüksektir. Erkek kızılgerdanlar bu sebeple oldukça agresif ve savunmacı kuşlardır, öyle ki ölüm oranların %10'unu bu savunmacı kavgalar oluşturur. Agresiflerini ilk aşamada ötüşleri ile belli ederler ancak bundan bir sonuç alamazlarsa kızıl tüylerini belli edecek şekilde kendilerini iyice kabartıp rakibini tahrik ederler. Yine sonuç alamazlarsa rakibine kenetlenip kafasını ve gözünü hedef alacak şekilde saldırırlar. </p><figure class="kg-card kg-embed-card"><iframe width="356" height="200" src="https://www.youtube.com/embed/kEUK1IGjPDI?feature=oembed" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture" allowfullscreen></iframe></figure><p>Tüm bunların yanında kızılgerdanlar yavrularına oldukça ilgilidirler. Ebeveynliklerini hakkıyla yerine getirirler. Yumurtalarının çok hoş bir mavi rengi olduğunu da belirtmek isterim:</p><figure class="kg-card kg-image-card"><img src="https://aylasever.com/content/images/2020/12/https___blogs-images.forbes.com_grrlscientist_files_2017_03_Robins_Nest_-_Charlotte_NC-1200x800.jpg" class="kg-image" alt="Kızılgerdan" srcset="https://aylasever.com/content/images/size/w600/2020/12/https___blogs-images.forbes.com_grrlscientist_files_2017_03_Robins_Nest_-_Charlotte_NC-1200x800.jpg 600w, https://aylasever.com/content/images/2020/12/https___blogs-images.forbes.com_grrlscientist_files_2017_03_Robins_Nest_-_Charlotte_NC-1200x800.jpg 960w" sizes="(min-width: 720px) 720px"></figure><p>Bazı araştırmalar yumurtaların beyaz renkli olmayışını, güneş ışığının zararlı etkilerinden daha az zarar görmelerini sağlamasına bağlıyor. </p><h3 id="mitlerde-k-z-lgerdan">Mitlerde Kızılgerdan</h3><p>-İskandinav mitolojisindeki Thor'un kutsal kuşudur. </p><p>-Başka bir inanışa göre ise İsa ölmeden önce kafasını bu kuşun göğsüne koyar ve kuş  kulağına umut dolu sözler fısıldar. İsa'nın ölümü ardından kanlar kuşun göğsünde kaldığı için kırmızı renk bıraktığına inanılır.</p><h3 id="edebiyatta-k-z-lgerdan">Edebiyatta Kızılgerdan</h3><p>William Blake'in "Masumiyet Kehanetleri" adlı şiirinde şu dizelere kulak verin:</p><blockquote>a robin redbreast in a cage<br>puts all heaven in a rage.</blockquote><blockquote>Kafese kapatılmış bir kızılgerdan<br>Boğar Tüm Cennet'i öfkeye</blockquote><p>Bu dizeler belki de bu güzel kuşun agresifliğine yapılmış göndermedir, kim bilir. </p><p>Emily Dickinson da şiirlerinde bu kuşa oldukça fazla yer verir, en güzel örneklerinden biri de:</p><blockquote>If I can stop one heart from breaking,<br>I shall not live in vain;<br>If I can ease one life the aching,<br>Or cool one pain,<br>Or help one fainting robin<br>Unto his nest again,<br>I shall not live in vain.</blockquote><blockquote>Bir kalbi kırılmaktan koruyabilsem,<br>Yaşamış olmayacağım boşuna;<br>Bir hayatı acıdan kurtarabilsem,<br>Bir ağrıyı dindirebilsem ya da,<br>Ya da bayılan bir Kızılgerdanı<br>Koyabilsem yeniden yuvasına,<br>Yaşamış olmayacağım boşuna.</blockquote><figure class="kg-card kg-image-card"><img src="https://aylasever.com/content/images/2020/12/4b532866a41f7b2c56c46ad715e2d15e.png" class="kg-image" alt="Kızılgerdan" srcset="https://aylasever.com/content/images/size/w600/2020/12/4b532866a41f7b2c56c46ad715e2d15e.png 600w, https://aylasever.com/content/images/size/w1000/2020/12/4b532866a41f7b2c56c46ad715e2d15e.png 1000w, https://aylasever.com/content/images/2020/12/4b532866a41f7b2c56c46ad715e2d15e.png 1500w" sizes="(min-width: 720px) 720px"></figure>]]></content:encoded></item><item><title><![CDATA[J.D. SALINGER - Franny And Zooey]]></title><description><![CDATA[Salinger’ın Franny and Zooey adlı bu uzun öyküsü 1955 yılının New York’unda, kısa bir zaman diliminde geçen, iki kardeşin aynı olmayan ama birbirine çok benzer içsel dünyasını ele alıyor. ]]></description><link>https://aylasever.com/salinger-franny-and-zooey/</link><guid isPermaLink="false">5fdf3792b0ff090ff632d4a6</guid><category><![CDATA[Kitaplar]]></category><dc:creator><![CDATA[Ayla Sever]]></dc:creator><pubDate>Sun, 20 Dec 2020 11:37:59 GMT</pubDate><media:content url="https://aylasever.com/content/images/2020/12/Franny-Zooey.jpg" medium="image"/><content:encoded><![CDATA[<img src="https://aylasever.com/content/images/2020/12/Franny-Zooey.jpg" alt="J.D. SALINGER - Franny And Zooey"><p></p><p>Salinger’ın Franny and Zooey adlı bu uzun öyküsü 1955 yılının New York’unda, kısa bir zaman diliminde geçen, iki kardeşin aynı olmayan ama birbirine çok benzer içsel dünyasını ele alıyor. Kitabın geneline yayılan felsefi diyaloglar ve güçlü betimlemeler ile Salinger çok zengin bir dünya seriyor ayaklarımızın altına. Çok kolay bir okuma sunmasa da, zaman ayırarak okuduğunuzda kendinizi Franny ve Zooey’in etkisinden uzun bir süre çıkaramıyorsunuz.</p><p>Glass ailesi Les ve Bessie Glass ile onların 7 çocuklarından oluşmaktadır: İntihar eden en büyük oğulları Seymour, aileden uzakta tek başına yaşayan Buddy, evli ve iki çocuk annesi Boo Boo, savaşta hayatını kaybeden Walt, Katolik papazı olan Walker, film artisti olan Zooey and henüz üniversite öğrencisi olan Franny. Glass ailesi sıradan bir aile değil; evleri kitaplarla tıka basa dolu, yatak odası kapısının arkasındaki bir tahtada Epiktetos’tan Kafka’ya alıntıların yazılı olduğu ve pek çok açıdan aydınlanmış dahi zihinlerle dolu bir aile. Öyle ki, ailenin tüm çocukları, çocukluk dönemlerinde “Akıllı bir Çocuk” adlı radyo programında mikrofona çıkmış ve hepsi bireysel olarak yıldızlaşmış çok zeki çocuklardır.</p><p>Kitabın Franny adlı ilk bölümü, ailenin 20 yaşındaki en küçük üyesi Franny’nin bir hafta sonu eğlencesi için erkek arkadaşı Lane’in yanına gitmesi ile başlıyor. Franny çevresindeki insanların bencillikleri ve egolarından o kadar sıkılmıştır ki, kendine hakim olamayacağı ruhsal hezeyanlar içine girer. Gerçeği bulma, bilgeliğe ulaşma arzusunun peşine düşer ve bunu okuduğu bir kitaptan (The Way of the Pilgrim/Bir Rus Gezgincinin Anıları) da etkilenerek mistik bir ruh hali içinde yapmaktadır. </p><p>İlk bölüme ait Franny’nin bazı alıntıları içinde yaşadığı ruhsal sıkıntıları açıkça dile getiriyor:</p><blockquote>“Bir insanı hemen hatırlamadım diye benden nefret etme olur mu. Özellikle de bu insanlar bütün öteki insanlara benziyorlarsa, bütün öteki insanlar gibi konuşuyor, giyiniyor, davranıyorlarsa.”</blockquote><blockquote>“Herkesin yaptığı her şey -ne bileyim- yanlış değil, hatta kötü de değil, hatta aptalca da değil mutlaka. Ama öylesine minik ve anlamsız ve -hüzün verici ki.”</blockquote><blockquote>“Ego ego ego. Bıktım usandım. Kendiminkinden de, başkalarınınkinden de. Bir yere varmak, farklı ve ayrıcalıklı bir şeyler yapmak, ilginç biri olmak isteyen herkesten bıktım usandım. İğrenç bir şey bu – iğrenç iğrenç. Kimin ne dediği umurumda bile değil.”</blockquote><p>Çok sevdiği tiyatroyu bırakmasının sebebini açıklarken Franny’nin keskin fikirlerine tanık oluyoruz:</p><blockquote>“Rekabetten korktuğum filan yok. Tam tersine. Bunu göremiyor musun? Rekabet edeceğimden korkuyorum ben -beni asıl korkutan bu. Bu yüzden ayrıldım Tiyatro bölümünden. Ben herkesin değer yargılarını kabule korkunç bir şekilde koşullanmışım diye, alkışlardan ve insanların benim için deli divane olmasından hoşlanıyorum diye, bunun doğru olması gerekmez ki. Bundan utanıyorum. Bıktım usandım. <strong>Tam bir hiçkimse olacak cesaretim olmamasından usandım.</strong> Kendimden de, bir çeşit ses getirmek isteyen herkesten de usandım.”</blockquote><p>Zooey adlı ikinci bölümde de 25 yaşındaki film artisti Zooey’in abisi Buddy’den gelen bir mektubu kim bilir kaçıncı kez okuyuşuna şahit oluyoruz. Ardından annesi Bessie Glass ile aralarında geçen konuşmalar ile Glass ailesinin içine giriyor, onların iletişimlerine ve farklılıklarına tanık oluyoruz. Franny ise Lane ile geçirdiği sıkıntılı buluşma ve yaşadığı sinir bozukluğundan sonra eve gelmiştir ve kendini çevresinden soyutlamıştır. Anne Bessie’nin de ısrarlarıyla Zooey kardeşi Franny’yi teskin etmeye çalışır. Franny’nin tanrıyı bulma ve aydınlanma çabalarına Zooey, tecrübe ve yaklaşımlarıyla yön vermeye çabaladığı diyaloglar kitabın en etkileyici ve en düşündürücü bölümlerini içeriyor.</p><p>Her ne kadar kitabın ilerleyen bölümlerinde Zooey ile Franny’nin düşüncelerinin bazı noktalarda çatıştığını görsek de aslında ikisi de farklı şeylerden ama aynı sebeple rahatsız olan, küçük yaşlarda abileri Seymour ve Buddy’nin yönlendirmeleriyle okudukları kitaplar ve etkilendikleri mistik/dini akımların hayatlarını nasıl etkilediğini görüyoruz. Bunun Zooey’in şu konuşmasından da çıkarabiliriz:</p><blockquote>"Birer ucubeyiz biz, Franny'yle ikimiz. Ben yirmi beş yaşında bir ucubeyim, o da yirmi yaşında bir ucube; ve o piçlerin ikisi de bunun sorumlusu. ... yemin ederim, ikisini birden gözümü kırpmadan öldürebilirim. büyük öğretmenler! büyük kurtarıcılar! Ulu tanrım. Herifin tekiyle öğle yemeğine oturup adam gibi konuşmasını bile beceremiyorum artık. Ya can sıkıntısından patlıyorum ya da öyle vaazlar veriyorum ki, birazcık aklı olsa orospu çocuğunun, sandalyesini kaldırıp kafamda kırardı. ... kimseyi ilgilendireceğinden değil tabii, ama bugün dahi, içimden dört büyük andı söylemeden o lanet olası sofraya bile oturamıyorum ve senle istediğin bahse girerim, Franny de oturamıyordur. Bunlar bizi öyle doldurdular ki o lanet şeylerle- ..."</blockquote><blockquote>“…bizde ‘Akıllı Çocuk’ kompleksi de var. O lanet olası yayından hiçbirimiz çıkamadık aslında. Bir tekimiz bile. Konuşmuyoruz ki biz, nutuk atıyoruz. Sohbet etmiyoruz, açımlamalarda bulunuyoruz. En azından ben böyle yapıyorum. Kafasında normal sayıda kulağı olan biriyle böyle bir odada bir an bulunmaya göreyim, ya Allahın belası bir bilici kesiliyorum o saat ya da canlı bir çuvaldıza dönüşüveriyorum. Ya da Can sıkıcılar Prensine.”</blockquote><p>Franny ile aynı mistik/ dini eğitimden geçmiş olan abisi Zooey bir tür yol gösterici rolü üstleniyor. Franny’nin etkilendiği kitapta ana karakter yolculuğu süresince bir yol gösterici arar ve karşılaştığı bir keşiş ona dua etmeyi ve duanın özünü öğretir. Bunu öğrenen ana karakter de köyleri gezmeye ve öğrendiklerini başkalarına öğretmeye başlar. Buna benzer bir şekilde Zooey ile Franny arasındaki diyalogların sonunda kitap, Zooey’in yol göstericiliği ışığında Franny’nin aydınlanması ile son bulur.</p><p>Kitabın sonlarında beni çok etkileyen, biraz uzunca ama dönüp dönüp tekrar okumak istediğim bir bölümü de özellikle eklemek istiyorum:</p><blockquote>" 'Akıllı Bir Çocuk' Programına beşinci kez filan çıktığımı hatırlıyorum (...) yayından bir gece önce vıdıvıdılanmaya başlamıştım. Tam Walter'la birlikte kapıdan çıkarken Seymour, ayakkabılarımı boyamamı söyledi bana. Kudurdum. Stüdyodaki seyirciler geri zekâlıydı, sunucu geri zekâlıydı, sponsorlar geri zekâlıydı ve benim de bu moronlar için ayakkabılarımı boyamaya filan hiç niyetim yoktu; böyle dedim Seymour'a. Oturduğumuz yerden ayakkabılarımı zaten göremezler, dedim. O da, gene de boya onları dedi. O Şişman Hanım için boya onları, dedi bana. Neden bahsettiği hakkında en ufak fikrim yoktu, Allah Kahretsin, ama yüzünde öyle Seymour'ca bir ifade vardı ki, tutup boyadım ayakkabıları. Seymour o Şişman Hanımın kim olduğunu hiç söylemedi bana, ama mikrofona her çıkışımdan önce ayakkabılarımı Şişman Hanım için boyadım ben - seninle birlikte programa çıktığımız onca yıl boyunca boyadım onları, hatırlarsan. Bu işi bir iki kereden fazla savsakladığımı sanmıyorum. Şişman Hanımın korkunç net portresi zihnimde açık seçik belirdi. Kadıncağızı verandasında oturmuş, sabahtan akşama sonuna kadar açık radyosuyla sinekleri şaplaklarken kuruyordum kafamda. Dayanılmaz derecede sıcak bir hava vardı ve kadıncağız da herhalde kanser filandı. Herneyse, ben yayına çıkarken Seymour'un neden ayakkabılarımı boyamamı istediği kafamda apaçıktı, lanet olsun. Bunun bir anlamı vardı."<br>Franny ayakta duruyordu şimdi. Elini yüzünden çekmiş, telefonu iki eliyle birden tutuyordu. "Bana da söylemişti," dedi ahizeye. "Bir keresinde, Şişman Hanım için komik olmamı söylemişti." Bir elini telefondan çekti ve çok kısa bir an için başının üstüne koydu, sonra telefonu yeniden iki eliyle tutmaya devam etti. "Ben o Hanımı verandasında otururken düşünmedim hiç, onu - hani bilirsin ya - çok kalın, damarları çıkmış bacaklı bir kadın olarak düşündüm hep. Böyle korkunç bir hasır iskemlede otururken. Benim Şişman Hanım da kanserliydi ve sonuna kadar açık bir radyo dinliyordu bütün gün! Evet, benimki de aynen öyle yapıyordu!"<br>"Evet. Evet. Evet. Peki. Şimdi sana bir şey söyleyeceğim dostum... Dinliyor musun?"<br>Son derece gergin görünen Franny başını salladı.<br>"Bir oyuncunun nerede oynadığı umurumda bile değil. Yaz turnelerinde de olabilir bu, radyoda da, televizyonda da, hatta kahrolasıca bir Broadway tiyatrosunda da olabilir, düşünebileceğin en son moda, en semirmiş, güneşten en çok yanmış seyircisiyle birlikte, komple olarak. Ama sana müthiş bir sır vereceğim şimdi - beni dinliyor musun? Ordakiler arasında Seymour'un Şişman Hanımı olmayan hiç kimse yok. (...) Seymour'un Şişman Hanımı olmayan kimseye hiçbir yerde rastlayamazsın. Bilmiyor musun bunu? Bu kahrolası sırrı öğrenemedin mi daha?"</blockquote><p>Cüssesine bakarak kolay ve hemen hazmedilebilecek bir kitap olduğunu düşünmemek gerek. Yoğun ve düşündürücü bir okumaydı. Salinger’ın yarattığı karakterler o kadar gerçek ki, sanki kitabı bitirdiğinizde Franny ile Zooey hemen yanı başınızda, sizinle sohbete devam edecek gibi.</p>]]></content:encoded></item></channel></rss>